Geçmişimde beni rahatsız eden pek fazla bir şey yok diye düşünüyorum. Ancak sadece bir şey için kendi kendime kızdığım oluyor. O da şudur ki; Atatürk'e karşı önyargılı olduğum yıllar. Hele hele bugünün Türkiye'sinden baktığım zaman geçmişimin bu dönemi için gerçekten çok hayıflanıyorum. İnsan ideolojik saplantılarından kurtulduğu an, düşüncesi gelişiyor ve değişiyor. Kırk yıldır aynı düşüncedeyim gibi sözler sadece ve sadece aptalların savunacağı bir şeydir. Türk insanı akıl ile inanç arasında sıkışıp kalmış. Bu bir logos - mitos savaşı. Atatürk'ün en büyük derdi bu milletten logosçu bir toplum yaratmaktı. Çökmüş bir imparatorluktan yeni bir ulus devleti yaratırken neden bu kadar sert geçişler yaptığını anlayamıyordum. Bugün ise bu sert denilen geçişlerin bile yetersiz olduğunu görebiliyorum. Kim ne derse desin, Kemalizm bir aydınlanma hareketidir. Peki ya, hal böyleyken Atatürkçü düşünce neden toplumun genelinde karşılık bulmadı? Kimse inkar etmesin; İslam'i kesimde ...
Ne güzel adamlardık biz! Hatırlasana... Bir dal cigarayı beş kişi paylaştığımız olmuştu. Canı sağolsun Nebi'nin hiç sigarası olmazdı, hep bizden otlanırdı. Bahanesi de hazırdı. Babama verilmiş sözüm var oğlum derdi. Sanki bizler babamızın rızasıyla sigara içiyorduk. Ama delikanlı çocuktu. O Maraşçasıyla Türkçe'mizi katletse de, yine de pusulamızdı o bizim. Belkide kötü alışkanlıklarımızın olmayışını ona borçluyuz. İyi çocuklardık biz! Birimizin bacısı, hepimizin bacısıydı. Kimse kimsenin bacısına kötü gözle bakmazdı. Aynı kıza göz koymazdık da... Sevdiğimiz kıza yazdığımız şiirleri birbirimize okurduk. Kızın kapısında nöbet tutulacaksa her beraber tutardık, kar demeden kış demeden. Mutlu vardı; naif sevecen kız gibi çocuktu. Sümer Özgü diye bir sanatçının varlığından onun sayesinde haberdar olmuştum. Burdur'u anlata anlata bitiremezdi. Hiçbir falsosunu görmedik. Belki de sigarayı bile bize ayak uydurmak için içiyordu. Esaslı dostlardık biz! Elimize par...
Bu yazıma Türkiye'de bulunduğum yıllarda yaşadığım bir olayı anlatarak başlayacağım. Evden işe giderken kullanmak zorunda olduğum bir dört yol vardı. Sürüş istikametini düşünürsek, bu yolda tek şerit sola, tek şerit düz ve tek şerit de sağa gitmekteydi. İlk zamanlar bende sol şeride yanaşıp sola dönmek için ilerlemeyi bekliyordum. Önümde en fazla beş on araç olduğu halde onlarca dakika beklediğim olmuştu. Nedeni ise; sola tek şeritle dönme imkanı varken yan yana beş araba diziliyordu. Toplamda en fazla dört aracın yan yana sığacağı yere sağ ve düz gidenlerle birlikte yedi sekiz araba oluyordu. Trafik adeta Arap saçına dönüyordu. Albert Camus "Veba" isimli eserinde şöyle der: "Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır." Türk insanını tanımak için de bu yöntemi kullanabiliriz. Kimse ne işini seviyor ne de beraber yaşadığı insanları seviyor. Ölümler bile acayip. O...
Yorumlar
Yorum Gönder